TARİHÇE

Tarihsel Gelişim Özeti

          Sillyon’un diğer Pamphylia kentleri Perge, Aspendos ve Magydos gibi kökenin Hititler’e dayandığı ileri sürülmektedir. Sillyon adının Hitit metinlerinde geçen Šalluša‘dan türediği ve Grekçe bir isim olmadığı kabul edilen bir görüştür. Fakat Perge’den farklı olarak Sillyon’da Hitit Dönemi’nden kalan herhangi bir arkeolojik veri şimdiye kadar yapılan araştırmalarda tespit edilmemiştir. Öte yandan Anadolu’nun birçok kentinde olduğu gibi, bazı modern kaynaklar Sillyon’un da bir kurucu efsanesinden bahsetmektedir. Konuyla ilgili kentte bulunan bir yazıt Sillyon’un Mopsos tarafından kurulmuş olabileceği fikrinin temelini oluşturmuştur. Bu yazıtla ilgili başka detaylara ulaşılamadığından, buradaki Mopsos’un efsanede geçen Mopsos olup olmadığı belli değildir. Nitekim son zamanlarda yapılan çalışmalarda “kurucu mitinin” Roma İmparatorluk Dönemi’nin politik bir argümanı olduğu ortaya konulmuştur.

Sillyon’da yapılan çalışmalarda, oldukça ince yapılı, el yapımı ve en azından Erken Bronz Çağı’na hatta geç Kalkolitik Dönem’e verilebilecek bir seramik parçası bulunmuştur.  Bu seramik parçası Sillyon’da şimdiye kadar ele geçmiş en erken buluntudur. Bu buluntu Sillyon’un erken dönemi için bir ipucu olabilmesinin yanında, tek parça arkeolojik malzemeden genel bir sonuçta beklenmemelidir. Sillyon’da yapılan yüzey araştırmaları sırasında bulunmuş ve M.Ö. 8. ile 7. yy.’a tarihlenen geometrik desenli ve konsantrik bezemeli seramikler; kentin bu dönemi için önemli verilerdir. Arkaik ve Klasik Dönem’e tarihlenen Sillyon’la ilgili çok fazla veri yoktur. Ancak Pamphylia Bölgesi’nde bu dönemlerin savaşlar ve yeni oluşumlara sahne olduğu görülmektedir. M.Ö. 5 ve 4. yy.’da Pamphylia, Pers donanması ve garnizon birliklerinin toplandığı merkez üssü konumuna gelmiştir. Donanmanın merkezinin korunaklı Eurymedon Irmağı ağzı olduğu hem antik kaynaklar hem de arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır. Bosch, Brandt, Arslan, Taşkıran ve Grainger gibi bazı araştırmacılara göre ise Persler’in bölgedeki hâkimiyetinden sonra Pamphylia’nın en korunaklı şehri Sillyon’da bir Pers garnizonu kurulmuştur. Siyasi ve tarihsel olayların dışında Sillyon’da yapılan yüzey araştırmalarında ele geçen seramikler dönemin somut arkeolojik verileridir. M.Ö. 6.yy.’a tarihlenen Arkaik Dönem kandil, M.Ö. 5 ile 4. yy.’a tarihlenen siyah astarlı seramik parçaları ve Erken Klasik Dönem’e tarihlenen kırmızı figür krater parçası, Sillyon’un bu çağlarda var olduğuna dair veriler olarak değerlendirilebilir. Seramik buluntuların dışında kentin kuzeybatısında bulunan ve üç evresi tespit edilen IV no.lu Ev, Sillyon’daki yerleşim tarihi açısından son derece önemlidir. Burası gösterdiği mimari gelişime göre sırasıyla ilk olarak M.Ö. 5.yy. daha sonra geç M.Ö.4.yy. ve son olarak erken Hellenistik Dönem’e tarihlendirilmiştir.

Hellenistik Dönem’de Sillyon’dan bahseden ilk antik yazar M.Ö. 4. yy.’da yaşamış Pseudo Skylaks’dır. Pamphylia Bölgesi’nin Likya’dan sonra geldiğini, bölge kentlerinin yakınından Eurymedon Nehri’nin geçtiği söyler ve bölge kentleri olarak da Aspendos, bir Kyme kolonisi olan Side ve Sillyon isimlerini aktarır. Tarihçi Livius ise, bu dönemde Sillyon’un Kibyra ve Limnen denilen yerle birlikte Roma’nın kontrolünde olduğunu söyler. Arrianus’un anlatımlarında Sillyon’nun Büyük İskender tarafından kuşatılıp alınamadığı aktarılmaktadır. Hellenistik Dönem’de Sillyon ile ilgili arkeolojik verilerin çoğaldığı ve bu buluntulardan Sillyon’un artık kent karakteri gösterdiği anlaşılmaktadır. Sillyon’un Hellenistik Dönemi ile ilgili önemli verilerin başında yazıtlar ve sikkeler gelmektedir. Kentin Hellenistik Dönem’de sikke bastığı anlaşılmakla beraber M.Ö. 3.yy.’dan önce darp ettiği sikke bilinmemektedir. Sillyon’un kendi parasını basmasından anlaşılacağı üzere, kentin Hellenistik Dönem’de özerk bir yapıya sahip olduğu açıktır. Sillyon’un bu dönemde kendi kendine yetebilen bir kent olduğu, Hellenistik Dönem içlerine tarihlenen yapılaşmadan da anlaşılmaktadır. Bu dönemde savunma karakteri gösteren yapıların çoğunlukta olması, Sillyon’un savunma sistemi ile ön planda olduğu fikrini kuvvetlendirmektedir.

Roma Dönemi’nde Sillyon’un genişleyip büyük bir kent haline geldiği görülmektedir. Bu dönemde kentle ilgili yazıtlar önemli veriler sunmaktadır. Sillyon’da bulunmuş ve M.S. 2.yy.’a tarihlendirilmiş Megakles’in kızı hayırsever Menodora ve ailesinin yazıtları kentin bu dönemdeki sosyal ve ekonomik durumunu göstermesi açısından son derece önemlidir. Pamphylia’nın Perge, Aspendos ve Side ile beraber en erken kurulan kentlerinden olan Sillyon, mimari dokusu ve kamu kurumları ile kentleşme sürecini M.S. 2. ve 3.yy.’da tamamladığı görülmektedir. Anadolu’nun birçok kentinde olduğu gibi, Sillyon’da da Hellenistik Dönem’den beri var olan birçok yapının bu dönemde yenilenmiş olduğu veya birçok yapının da inşa edildiği görülmektedir.

Korunaklı doğal yapısı, stratejik konumu ve güçlü suruyla Sillyon’un, Bizans Dönemi’nde Pamphylia Bölgesi’nde meydana gelen birçok olaya rağmen bölgenin en güçlü kentlerinden olduğu görülmektedir. Bizans Dönemi Pamphylia’sında Sillyon bir piskoposluk merkezi olmuş ve bu statüsünü uzun süre korumuştur. Konstantinopolis’e bağlı doğu ülkelerindeki Kilise ve Piskoposlukları konu alan resmi metinlerden oluşan Notitiae Episcopatuum Ecclesiae Constantinopolitanae’de Sillyon ismi farklı şekillerde karşımıza çıkar.  Burada Sillyon Perge Piskoposluğu altında Metropol ve Perge-Sillyon Metropolü olmak üzere üç grup içinde verilir.

Türk-İslam Dönemi başlarında kaynaklarda Sillyon ile ilgili bilgilere rastlanılmamaktadır. Ancak Teke-ili’nin önemli merkezlerinden Karahisar-i Tekkesi olarak anılan kalenin burası olup olmadığı konusunda farklı görüşler öne sürülmüştür. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda ise Kâtip Çelebi’nin Cihannüma ve Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden hareketle Karahisar-ı Tekke Kalesi’nin Sillyon olduğu ortaya konmuştur. Sillyon Akropolis’inin kuzeybatı noktasında bulunan ve mescit olarak adlandırılan yapı kentteki Türk-İslam varlığının en büyük kanıtıdır. Bu yapı 11-13 yy. arasına tarihlenmektedir. Karahisar-ı Kalesi’nin 16. yy.’ın sonlarında ve 17. yy.’da önemini kaybetmiş olduğu, tahrir defterlerinde yer almamaya başlamasından anlaşılmaktadır.